Ankara, Tahran ve Riyad Arasında: Denge Diplomasisi mi Yoksa Çift Taraflı Kazanç Stratejisi mi?
Batı Asya’nın gergin siyasi ortamında, son yirmi yıldır bölgesel krizlerin şekillenmesinde İran ve Suudi Arabistan’ın jeopolitik rekabet ekseni belirleyici olmuştur. Türkiye ise giderek bu rekabete doğrudan taraf olmayan, aksine ustalıkla iki güç arasında dengeleyici bir rol üstlenen bir aktör haline gelmiştir. Ankara’nın son yıllardaki çok yönlü dış politikası, Türkiye’nin açık müdahaleler peşinde olmadığını, gerilimleri stratejik derinliğini artırmak ve güvenlik-ekonomi alanında kapasite inşa etmek için kullanmaya çalıştığını göstermektedir.
2010’ların başından itibaren Türkiye’nin bölge politikası, İran ve Suudi Arabistan’a yönelik inişli çıkışlı bir seyir izlemiştir. Ankara’yı Tahran’a karşı eleştirel bir pozisyona sürükleyen unsurlar arasında Suriye’deki muhalif gruplara verdiği destek, Irak’taki rekabet ve Yemen konusundaki anlaşmazlıklar sayılabilir. Öte yandan Türkiye’nin Riyad’la ilişkileri, özellikle 2018’deki Cemal Kaşıkçı cinayeti sonrasında gergin bir döneme girmiştir. Ancak Türkiye, 2021 sonrasında dış politikada yeni bir yaklaşım benimseyerek her iki tarafla da gerilimi azaltma ve ekonomik-güvenlik işbirliğini geliştirme yoluna girmiştir.

Böylece Türkiye, son iki yılda Suudi Arabistan’la Akıncı SİHA’ları, hava savunma sistemleri ve “KAAN” savaş uçağı teknoloji transferini içeren milyarlarca dolarlık anlaşmalar da dahil önemli askeri anlaşmalar imzalayarak hem savunma sanayisindeki konumunu güçlendirmiş hem de Riyad’la stratejik işbirliğinde yeni bir aşamaya geçmiştir. Bu işbirliği, Türkiye’nin Arap bloğunun baskılarını azaltma ve aynı zamanda bölgenin yeni güvenlik mimarisinde etkinliğini artırma stratejisinin bir parçasıdır.
Riyad’la geçmişteki soğuk ilişkilere kıyasla, Ankara’nın Tahran’la ulaşım, enerji ve güvenlik sınırlarının yönetimi gibi alanlarda sürekli bir ekonomik etkileşim ve işbirliği düzeyini korumuştur. Suriye ve Güney Kafkasya’da iki ülke arasında sert rekabetler yaşanmış olsa da Türkiye, açık bir düşmanlıktan kaçınarak İran’la belirli alanlardaki işbirliği potansiyelini bölgesel baskıları yönetmek ve kendi konumunu güçlendirmek için kullanmaya çalışmıştır. Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nda (EKİT) ortak üyelik ve Afganistan ile Orta Asya hakkındaki ortak diyaloglar, bu taktiksel etkileşimin örneklerindendir.
Dolayısıyla Türkiye’nin son yıllardaki rolü giderek bir “bölgesel dengeleyici” modeline yakınsamıştır. Açık tarafgirlikle rekabeti körükleyen güçlerin aksine Ankara, her iki güçle de aktif temas hatlarını koruyarak hem işbirliği fırsatlarından yararlanabileceği hem de etkili bir arabulucu konumuna gelebileceği bir pozisyon elde etmeye çalışmaktadır. Stratejik açıdan bu denge diplomasisi, yalnızca Türkiye’nin bölgedeki stratejik derinliğini artırmakla kalmamış, aynı zamanda olası gelecek çatışmalarda aracılık rolünü güçlendirme imkânı da sağlamıştır.

Özetle Türkiye’nin Tahran-Riyad hattındaki diplomasisi, fırsat odaklı bir akılcı denge politikasının yansımasıdır. Bu yaklaşım, birçok bölgesel aktörün sert kamplaşmalara girdiği bir ortamda Ankara’ya her iki rakip güçle de ilişkilerini sürdürerek jeopolitik nüfuzunu artırma imkânı tanımıştır. Bu politikanın sürekliliği Türkiye’nin iç dinamiklerine ve bölgesel rekabetin seyrine bağlı olsa da şimdiye kadar Türkiye, çok yönlü diplomasiyi Orta Doğu’daki dış politika stratejisinin temel bileşenlerinden biri haline getirmeyi başarmıştır.




