İran, Suudi Arabistan ve Türkiye Üçgeninde Siyasi Ekonomi Rekabeti
İran, Suudi Arabistan ve Türkiye arasındaki bölgesel rekabette, ekonomik güç, güç dengesinin temel unsurlarından biri olarak belirleyici bir rol oynamaktadır. Orta Doğu’daki rekabeti yalnızca güvenlik veya ideolojik çerçevede analiz eden geleneksel yaklaşımların aksine, ekonomik veriler, ekonomik kapasitenin bu üç ülkenin de stratejik hedeflerine ulaşmada temel bir araç olduğunu göstermektedir.
Dünya Bankası’nın 2023 verilerine göre, 1.12 trilyon dolarlık GSYİH ile Türkiye, bu üç ülke arasında en yüksek gayri safi yurtiçi hasılaya sahiptir. Türkiye ekonomisi, İran ve Suudi Arabistan’a kıyasla daha çeşitli bir yapıya sahiptir ve sanayi politikaları, kurumsal reformlar ve yabancı yatırım çekme stratejileri sayesinde %5.1’lik bir ekonomik büyüme oranı kaydetmiştir. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel rekabette aktif bir rol oynama konumunu güçlendirmiştir.
Buna karşılık, Suudi Arabistan yaklaşık 1.07 trilyon dolarlık GSYİH ile kişi başına düşen gelirde (32,094 dolar) bölgede ilk sırada yer alsa da, ekonomik yapısı hâlâ petrol ihracatına bağımlıdır ve bu durum, 2023’te -%0.8’lik bir ekonomik küçülmeye yol açmıştır. Petrole bağımlılık, Suudi Arabistan’ı enerji piyasasındaki dalgalanmalara karşı savunmasız hale getirmekte ve “Vizyon 2030” gibi projelere yapılan büyük yatırımlara rağmen önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.

İran ise yaklaşık 404 milyar dolarlık GSYİH ve 4,465 dolarlık kişi başına düşen gelirle üçüncü sırada yer almaktadır. Ağır yaptırımlara rağmen İran, %5’lik bir büyüme oranı kaydetmiş olup bu durum, dış baskılara direnmede İran ekonomisinin iç kapasitesini göstermektedir. Bununla birlikte, yabancı yatırım çekmedeki zayıflık, rant ekonomisinin yapısı ve bütçe dengesizlikleri, İran ekonomisinin önemli sorunları arasındadır.
Bu üç ülkenin karşılaştırmalı analizi, Orta Doğu’nun makro siyasi ekonomisi düzeyinde Türkiye’nin stratejik manevra için en uygun konuma sahip olduğunu göstermektedir. Kapalı bir yapı ve yaptırımlarla mücadele eden İran’ın veya petrol kaynaklı sorunlarla yüzleşen Suudi Arabistan’ın aksine, Türkiye, Orta Doğu Koridoru ve Kuşak ve Yol Girişimi gibi bölgesel projeler aracılığıyla jeoekonomik potansiyelini kullanabilmiştir. Aynı zamanda Türkiye, ekonomik diplomasi ve askeri teknoloji ihracatını (örneğin Suudi Arabistan’la yapılan milyarlarca dolarlık İHA anlaşmaları) birleştirerek kendisini “stratejik bir ekonomi” olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. Bu model, bölgesel ittifakların değişen dinamiklerinde Türkiye’nin güç yapısındaki etkisini artırabilecek bir örnek teşkil etmektedir.
Sonuç olarak, İran, Türkiye ve Suudi Arabistan arasındaki ekonomik rekabet, yalnızca bu ülkelerin iç konumlarının bir yansıması değil, aynı zamanda dış politikalarını ilerletmek ve jeopolitik rollerini pekiştirmek için bir araçtır. Türkiye, “agresif siyasi ekonomi” modelini kullanarak rakipleriyle olan mesafeyi kapatmakla kalmamış, aynı zamanda bölgenin düzenleyici ekonomik gücü haline gelme yolunda ilerlemektedir.





