Türkiye ile Suriye Arasında Doğrudan Ulaşım; Ortadoğu’da Yeni Bir Jeoekonomik Rekabetin Başlangıcı
Türkiye ile Suriye arasındaki doğrudan kara taşımacılığının yeniden başlaması, son yılların en önemli jeopolitik gelişmelerinden biri olarak değerlendirilebilir; ekonomik, siyasi ve güvenlik boyutlarıyla bölge için geniş etkiler barındıran bir gelişme. Haziran ayı sonunda İstanbul’da imzalanan bu anlaşma, yalnızca lojistik bir sözleşme değil, aynı zamanda Ortadoğu’nun başlıca aktörleri arasındaki güç dengelerinin ve jeoekonomik konumların yeniden şekillendiğinin bir göstergesidir.
Söz konusu mutabakata göre, iki ülkenin kamyonları sınırda durmadan ve yük aktarmadan doğrudan birbirlerinin topraklarından geçebilecek. Bu anlaşma, bir yandan ticaretin zaman ve maliyetini azaltacak, diğer yandan Türkiye’nin Arap dünyası ve Körfez ülkelerine bağlanması için yeni güzergâhlar açacaktır. Şam açısından ise, on yıllık iç savaşın ardından Maşrık Arap dünyasının ticari kavşağı olma konumunu kaybetmişken, bölgesel ekonomik haritaya geri dönme ve yeni transit gelirler elde etme fırsatı sunmaktadır. Ankara içinse bu anlaşma, Türkiye’yi Avrasya ticaretinin ana sütunlarından biri hâline getirmeyi hedefleyen “Orta Koridor” stratejisinin bir parçasıdır.
Ancak bu gelişme yalnızca iki ülkenin yararına değildir; daha geniş sonuçlar doğuracaktır. Bir yandan Irak, muhtemelen transit öneminin bir kısmını kaybedecek; diğer yandan İran ciddi bir rakiple karşı karşıya kalacaktır. Tahran, son yıllarda Suriye krizinden yararlanarak jeoekonomik konumunu güçlendirmeye ve İran–Irak–Suriye hattını Doğu–Batı ile Kuzey–Güney arasındaki ana geçit hâline getirmeye çalışmıştı. Ancak artık Türkiye–Suriye hattı, Ürdün ve Körfez ülkelerine doğrudan bağlanarak bu ülkelerin ihracatçılarını daha kısa, güvenli ve düşük maliyetli bir seçeneğe yönlendirebilir; bu da İran güzergâhının rekabet avantajını azaltabilir.
Siyasi açıdan da bu anlaşma, Türkiye’nin Şam’daki konumunu ekonomik araçlarla yeniden kazanmasının bir işaretidir. Geçiş sürecindeki Suriye, yeniden inşa ve izolasyondan çıkış için sermaye ve ticaret yollarına ihtiyaç duymakta; Türkiye ise İran’ın yaptırım ve mali kısıtlamalar altındaki durumuna kıyasla daha etkin hareket edebilmektedir. Bu durum, Tahran’ın jeoekonomik konumu için bir tehdit oluşturmakta; ancak İran, bölgesel diplomasiyle projelerini Orta Koridor’a bağlayarak veya İran–Irak–Suriye hattındaki baskının azalmasından yararlanarak kayıplarının bir kısmını telafi edebilir.
Genel olarak, Suriye’nin bölgesel bir kara koridoru olarak geri dönüşü Türkiye için önemli bir koz niteliğindedir; bu gelişme yalnızca bölgesel ticaret yollarını dönüştürmekle kalmayacak, aynı zamanda Ortadoğu’daki güç dengelerini de etkileyecektir. Böyle bir ortamda İran, tamamlayıcı veya paralel girişimler ortaya koyamazsa, yeni bölgesel transit düzeninde konumunun bir kısmını yavaş yavaş kaybedecektir.




