İran’a Stratejik Darbe Sonrası Bölgesel Dengenin Suudi Arabistan ve Türkiye Lehine Değişme Senaryosu
İsrail’in 23 Haziran 2024’te İran İslam Cumhuriyeti’nin başkentine düzenlediği son saldırı, boyut ve askeri hedefler açısından öncekilere kıyasla daha kapsamlıydı. Bir yıl önce, Suriye’deki üst düzey bir İranlı komutanın suikastı ve İsrail’in Nisan 2024’te İran’a doğrudan askeri saldırısına yanıt olarak İslam Cumhuriyeti, “Sadık Vaat 1 ve 2” operasyonlarını gerçekleştirerek ilk kez resmi ve doğrudan bir şekilde İran topraklarından fırlattığı füzelerle İsrail topraklarındaki hedefleri vurmuştu. “Vekalet savaşlarından” “doğrudan çatışmaya” evrilen bu süreç, şimdi İsrail’in bağımsız askeri kapasiteye sahip bir devletin başkentine saldırı kırmızı çizgisini aşmasıyla birlikte Orta Doğu’da güç dengesinin yeniden şekillendiği yeni bir aşamaya girmiştir.

Analizlerin büyük kısmı İran’ın vereceği yanıta veya bu çatışmanın Tahran-Washington ilişkilerindeki olası sonuçlarına odaklanırken, bölgesel düzeydeki şu stratejik konu daha az dikkat çekmektedir: Bu kriz durumu, İran’ın iki bölgesel rakibi olan Suudi Arabistan ve Türkiye için jeopolitik rollerini güçlendirme ve bölgesel nüfuzlarını artırma fırsatı yaratabilir mi?
Haziran 2024 öncesinde Orta Doğu, İran (müdahaleci ve direnişçi eksende, Şam ve Yemen’de geniş nüfuzuyla), Suudi Arabistan (muhafazakar finansal-siyasi aktör) ve Türkiye (pragmatik güç) arasında gayriresmi bir üç kutuplu düzene tanık oluyordu. Bu üçlü, çatışmacı olmasa da, Irak’tan Kızıldeniz’e kadar uzanan jeopolitik rekabetlerde rol oynuyordu. Ancak şimdi, Lübnan ve Filistin’deki İran yanlısı vekil liderlerin suikastlarla tasfiye edilmesi, Beşar Esad rejiminin çöküşü ve İran güçlerinin Suriye’den kademeli çekilmesi, artan iç baskılar nedeniyle Tahran, geleneksel bölgesel nüfuz araçlarının bir kısmını kaybetmiştir. Başka bir deyişle, Riyad ve Ankara’nın doldurmaya hazır olduğu bir güç boşluğu oluşmaktadır.
Suudi Arabistan, şu an Basra Körfezi’nde güvenlik inisiyatiflerini tek taraflı veya çok taraflı olarak yeniden tasarlayabilecek bir konumdadır. İran’ın Yemen’deki rolünün azalması, Suriye’den çekilmesi ve Irak-Lübnan’daki vekalet faaliyetlerinin zayıflaması, Riyad’a Sünni-Arap güvenlik liderliğini pekiştirmesi için altın bir fırsat sunmaktadır. Üstelik bunu, İsrail’le resmi bir ittifak kurmaya veya maliyetli bir normalleşmeye gerek duymadan yapabilir. Bu bağlamda, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, İran karşıtı yapıları kalıcı güvenlik çerçevelerine dönüştürerek yakın gelecekte kurumsal bir forma büründürebilir.
Diğer tarafta, Türkiye de İran’ın Kuzey Şam’daki yokluğunun gölgesinde Suriye, Kuzey Irak ve hatta Akdeniz kıyılarında nüfuzunu pekiştirme şansına sahiptir. Ankara, kendisini bölgedeki tek aktif, istikrarlı ve dengeleyici Sünni güç olarak konumlandırmaya çalışmaktadır. Hava gücüyle gösteriş, sınır çatışmaları ve Libya-Kafkasya dosyalarındaki rolüyle güçlenen bu konum, İran’ın yapısal boşluğu sürdükçe Türkiye’nin güvenlik politikasını “sınırlı denge”den “bölgesel kriz yönetimi”ne yükseltmesine olanak tanır. Bu süreçte, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında taktiksel bir yakınlaşma ihtimali de artmıştır. Her iki ülke Vahhabilik-İhvan gibi ideolojik farklılıklar ve sembolik rekabetler nedeniyle köklü anlaşmazlıklar yaşasa da, “İran-sonrası” dönemi yönetmedeki ortak çıkarları, Suudi Arabistan’ın finansal-diplomatik, Türkiye’nin ise lojistik-güvenlik desteği sağladığı geçici bir işbirliğine yönelebilir.

Ancak bu senaryonun tam olarak gerçekleşmesi önünde engeller bulunmaktadır: İran İslam Cumhuriyeti’nin siber saldırılar, boğazlarda aksaklık yaratma veya bölgesel grupları yeniden harekete geçirme gibi asimetrik yöntemlerle karşılık verme ihtimali; Riyad-Ankara arasında Sünni liderlik rekabetinden kaynaklanan stratejik mutabakat eksikliği; ve ABD, Rusya veya Çin gibi büyük güçlerin yeni bir bölgesel güvenlik düzenini tanımlama veya destekleme konusundaki isteksizliği.
Özetle, Haziran 2024’te İsrail’in İran başkentine doğrudan saldırısı sonrası gelişmeler, Orta Doğu’nun güvenlik denklemlerinde bir dönüm noktası oluşturmuştur. Geçmişte vekalet savaşları veya sınırlı operasyonlarla sınırlı kalan çatışmaların aksine, Tahran’a saldırı kırmızı çizgisinin aşılması yalnızca psikolojik-askeri değil, derin jeopolitik sonuçlar doğurmuştur. En önemli yansıması, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi bölgesel aktörlerin İran’ın azalan rolünün yarattığı boşluğu doldurmaya çalışmasıdır. Bu koşullarda İran, karmaşık bir senaryoyla karşı karşıyadır: Ulusal ve bölgesel güç kaynaklarının aşınmaya devam etmesi halinde denge İran aleyhine değişebilir. Ancak bu kaçınılmaz değildir. İran İslam Cumhuriyeti için önerilen stratejik senaryo, bölgesel gücünü yeniden tesis etmeye odaklanmalıdır.
İlk olarak, klasik “direniş ekseni” modelini tekrarlamak yerine bölgesel nüfuz araçlarını “merkezi olmayan, esnek ve teknoloji odaklı” bir ağ yapısına dönüştürmeli; bilişsel savaşlar, siber güvenlik, enerji güvenliği ve sınırlı akıllı vekalet müdahalelerine yatırım yaparak maliyetli fiziksel varlıktan kaçınmalıdır.
İkinci olarak, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında taktiksel ayrılık yaratmak için açık ve gizli diplomasiyi kullanmalıdır. Ankara ile ekonomik işbirliğini güçlendirmek, Vahhabilik-İhvan çelişkisinden faydalanmak ve Suudi yayılmacılığına dair Türkiye’nin endişelerini kullanmak, İran’a karşı koalisyon oluşumunu zayıflatabilir.

Son olarak, bölgesel gücün yeniden kazanılması sosyal-ekonomik istikrar ve iç siyasi bütünlük olmadan mümkün değildir. İran’ın bölgesel caydırıcılığı nihayetinde iç siyasi kapasitesine bağlıdır. Bu nedenle, sosyal sermayenin güçlendirilmesi, ekonomik direncin artırılması ve iç çatışmaların azaltılması, İran’ın yeni bölgesel güvenlik doktrininin parçası olmalıdır.
Dolayısıyla, İran’ın bölgesel konumuna son darbenin kısa vadede rakiplere fırsat yarattığı doğru olsa da, akıllıca bir stratejiyle bu tehdit, nüfuz araçlarının yeniden tanımlanması, caydırıcılığın tazelenmesi ve bölgesel dengenin ayarlanması için bir zemin haline getirilebilir. Önümüzdeki senaryo, mutlaka İran’ın aleyhine olmak zorunda değildir; sonuç, Tahran’ın stratejik tepkisinin niteliğine ve zamanlamasına bağlı olacaktır.




